top of page

Dil Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Yaren Aycı
    Yaren Aycı
  • 2 Mar
  • 4 dakikada okunur

Bir dilin zenginliğini veya yoksulluğunu, ilkelliği veya gelişmişliğini belirleyen temel unsur, kavramsal içeriktir.

Dilin zenginliğinin, o dilin sözcük sayısı veya o dili dünya üzerinde kaç kişinin konuşuyor olması gibi bir nicelikle ilişkisi yoktur.

Sayılar bağlamında zenginlik-yoksulluk bakımından niceliksel bir kıyas yerine bir kelimenin karşıladığı anlamın, diğer dilde başka kelimelerle desteklenmesinin amaçları ve sonuçlarıyla ilgilenilmelidir.

Bir dilin gelişmesi için sözcük sayısını arttırıp dili kalabalıklaştırmaktan ya da azaltıp atıl bırakmaktan ziyade elindeki kelimelerin karşıladığı anlam sayısını fazlalaştırmak gerekir.  

Dil, insan bilincinde oluşan düşünceleri anlamla bağlantı kurarak iletir.

Bunun yanı sıra dış dünya ile kurulan bağın da önemli aracılarındandır.

Dış dünyayı yansıtmaz, anlamlandırır, doğurur.

Dil ile düşünce ve varlık arasındaki ilişki, felsefi boyutta belki de ilk olarak, üstü kapalı bir anlatımla, Permenides’in Doğa Üzerine adlı şiirinde ortaya çıkmıştır.

Permenides, M.Ö 515-445 yılları arasında yaşamış ve 20.yy’ın başlarında gelişen Yapısal dilbilimin anlayışına destek çıkacak düşüncelerin temelini bu şiirinde atmıştır.

‘’Permenides, Doğa Üzerine adlı şiirinde yalnızca söylenebilir olanın var olduğunu ve var olmayanın hiçbir biçimde dile getirilemez olduğunu söylerken dil ile varlık arasında, felsefe tarihi boyunca sürecek olan hesaplaşmayı açar.’’ (Atagül, 2018).

Permenides’in felsefi görüşünden çok sonra Ferdinand de Saussure ile son şeklini alan Yapısal Dil Bilim ise bunu desteklemiş ve geliştirmiştir.

Dış dünyada hali hazırda bulunan her varlık, dilin onu tanımlaması ve işaret etmesiyle gerçekleşmiştir.

Ludwig Wittgenstein'ın da dediği gibi, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.’’ 

Bir cümlenin dünya üzerinde başka bir dile çevrilememesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Anlatılmak istenen iki kelimelik ileti, farklı bir dilde gerek beş gerek on kelimeyle de olsa anlatılır fakat anlam değişiklikleri riski her zaman göze alınmalıdır.

Birçok çevirmen, göze alamadığı bu risk sebebiyle özellikle edebi metinlerde çeviri yapmayı reddeder.

Bu, çevirmenin bunu yapamayacağı anlamına da gelmez.

‘’Bir Puşkin hayranı olarak şiirin çevrilebilir olduğuna inanmayanlardanım. Onun Çingeneler’ ini kaç kez çevirmeye kalkıştım, kıyamayıp bıraktım.

Bir şairin dediği gibi şiir çeviride kaybolan şeydir.

Fakat düzyazı eserleri, hasar oranı değişmekle birlikte hepsi çevrilebilir.’’ ([Mülakat transkripsiyonu] 

İnsan, bilgisini aktarmak için başvuracağı yöntemleri ararken alakasız kelimelerle, ifade etmeye çalıştıkları arasında bağlantı kurarak iletiyi sezdirmek gibi yöntemler de kullanır.

Anlamı saklamak için dilin kasti zorlanabilir, deforme edilebilir olması aynı zamanda onun sanatsal esnekliğini de gösterir.

Edebi eserler varoluşunu, dilin anlamla yaptığı iş birliğinden kaynaklanan bu esnekliğe borçludur.

Edebi metinlerde ana fikre kadar eşlik edebilecek olan dil, işin geri kalanını anlama bıraktır ve herkes kendinden bir şeyler katarak yorumlar.

Ana fikre ulaşamamak ise dilin eksikliğinden değil okumada başarısız olmaktan ve bireyin dil ile bilinci arasında kurduğu bağın zayıflığından ileri gelir. 

Aynı dili konuşup anlaşamayan insanların sorunu, onların ana diline hakim olmayışı değildir.

Anlam denilen şey, dil ile iletişimde burada hayati bir önem taşır. Bireyin dil ile kendi arasında kurduğu algı bağının farklılığı, anlamı olması gerektiği şekilde verebileceği gibi veremeyebilir de.

Dil kendi içinde kurduğu sistemleriyle iletişimi ancak bir yere kadar taşıyabilir. Birey kendi deneyimleri, yaşantısı, kültürü ve lügatine göre bir kelimenin karşıladığı anlamı zenginleştirebilir veya onun yerine geçecek birçok kelimeyi kullanmaya alışarak unutabilir. 

Seassure’ün dili incelemede, evrimlerine yönelerek art zamanlı (diachronic) yaklaşımı değil de belli bir zaman noktasında ele alarak eş zamanlı (synchronic) yaklaşımı önermesinin sebeplerinden biri dilin kendi içinde, tarihten ve basamaklarından bağımsız bir sitem olarak görmesidir çünkü ona göre de dil, çağına, kültürüne, insanların ihtiyaçlarına göre evirilen, değişkenlik gösteren bir canlı olduğundan hiçbir zaman basma kalıp olamayacak ve mecburi bir ileriye evirilme çarkını döndüremeyecektir.

Bu bağlamda dilin yapısı için, dibinde suyu boşaltan bir çeşmesi olan, eş zamanlı olarak da yüzeyden sürekli su alan bir havuz örneğini vermek yanlış olmayacaktır.

Dil, keşfettiği ve ürettiği her kavramı gösterge halinde hafızasına eklediği gibi onları geçmişe gömüp unutabilecek bir sistemdir. Kelimelerin ve seslerin vazgeçilmez olmadığını ispatlamak adına onu tarihin gelişiminden ayrı tutmuştur.

Dil, arkasında bıraktığı gelişime dayanıp kendini bir sonraki gelişim basamağına taşımamış, her basamakta yığılarak ilerlemiştir şayet böyle olmasaydı ona çağın teknolojisi ve ihtiyaçları gereği eklenecek, içinde birçok anlamı birden barındırıp daha pratik hale getirecek yeni kelimelerin eklenmesi de mümkün olamayacaktır.

Yeni bir dil öğrenmek için yalanıp yutulması gerekilen kitaplar üst üste yığılacak ve göz korkutacaktır.

Tarihine bağlı incelenecek bir dil, geçmişe dayandırdığı hafızasını silemeyeceğinden sonu gelmeyen cümlelere sebep olabileceği gibi az ve öz olarak bildiğimiz anlatım şekli de mümkün olamayacaktır. 

Teknoloji ve bilişim çağı, zamandan tasarruf etmek adına insan gücünden çok daha hızlı olan makinelerin konuşacağı yazılım dilini bile yaratmıştır.

Mesele zaman olduğunda hız kaçınılmazdır.

Pratikliğin bu denli kıymetli olduğu çağımızda, bir dili öğrenmek ve onunla dünyanın birçok yerinden insanla iletişime geçebilmek, globalleşmek için evrim sürecinin hantallığına ayrılacak zaman da tahammül de yoktur.

Dil orada başlayıp orada bitmeli ve işlevsel olmalıdır.

‘’Saussure, dil bilimcilerden dili tarihsel olarak değil zaman içinde herhangi bir anda tamamlanmış bir sistem olarak eşzamanlı bir biçimde ele almasını talep ediyordu.

Bu sistem içinde bütün öğeler ve kurallar, en azından teorik olarak, dilin kullanıcısının eş zamanlı bir biçimde erişimindeydi.’’(Homer,2013).  

Dil bilgiyi ve manayı aktarmada bir kültür taşıdır.

Basite indirgenemez.

Kültürlerin birbirine karışması, onu milliyetçiliğe bağlı bir kaygıyla bir araya toplama ve tek sistem yapma gayreti başarısız olacaktır.

Dil ihtiyaçtır.

Onu kullanım biçimi bireyseldir ve bireysellikten toplumsallaşır.

Toplumlar kendine ait kimliklerini dil sistemlerinin biricikliğine borçludurlar.

Arthur Schopenhauer’in dediği gibi, ‘’Dili bir kelime daha fakir kılmak; bir ulusun düşüncesini, bir kavramdan yoksun kılmak demektir.’’

Dil ne geçmişte ne şimdide ne de gelecektedir. Üçünün de uyumlu geçinmesini sağlayan, onları her dönemde var etmiş yorgun bir muhbirdir.


 KAYNAKÇA

Saussure, F. D. (1998). Genel Dilbilim Dersleri. (B. Vardar, Çev.). Türkiye, İstanbul: Multilingual. (1916)
Homer, S. (2013). Jacques Lacan. (A. Aydın, Çev.). Türkiye, Ankara: Phoenix. (2013)
Atagül, E. (2018). Rousseau ve Dil. Karefad, c.6, s.2. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/592389 adresinden erişildi.
Keskin, A. (2019). Edebiyat Eleştirisinde Yapısalcı Kuramın Gelişimi. Edebî Eleştiri Dergisi, Eleştiri Kuramları Özel Sayısı c. 3/3, s. 274-286 DOI: 10.31465/eeder.590343
Moran, B. (2005). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. Türkiye, İstanbul: İletişim.
Anonim (mülakat yapan) & N. Yıldırım (mülakat yapılan). (2020). Çevirmenimiz Nuri Yıldırım: Çevirdiğim Rus klasiklerine birer dini metinmiş gibi yaklaşıyorum. [Mülakat transkripsiyonu]. Alınan yer Kitap Haber Sayfası Web Sitesi: https://www.yordamkitap.com/cevirmenimiz-nuri-yildirim-cevirdigim-rus-klasiklerine-birer- dini-metinmis-gibi-yaklasiyorum

 


 
 
 

Yorumlar


bottom of page